Sevgili dinleyiciler, bugün yine uluslararası siyasetin en çalkantılı sahnesinde, bölgesel dengelerin nasıl savrulduğunu ve bu karmaşık oyunun perde arkasını konuşacağız. Brüksel’de düzenlenen NATO toplantısında Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın öne çıkan açıklamalarında, “Suriye’de İsrail ile çatışma görmek istemiyoruz” ifadesi dikkat çekiyor. Ancak burada yalnızca anlık bir tepki söz konusu değil; bu söylem, Fidan’ın daha önce de tekrarladığı, neredeyse yerleşmiş bir retorik haline gelmiş durumda.
Fidan, her seferinde Suriye’nin Suriyelilere ait olduğunu vurgularken, bu söylemiyle hem tarihsel gerçekleri hem de uluslararası hukukun karmaşık tartışmalarını göz ardı ediyor. Geçmiş açıklamalarında, İsrail’in bölgedeki askeri eylemlerini eleştiren Fidan, aynı kalıbı yineleyerek “biz ve onlar” ikilemini yeniden gündeme taşıyor. Bu tutum, uluslararası ilişkilerin çok boyutlu ve stratejik derinliğini yansıtmaktan ziyade, duygusal bir tepkiye dayalı olarak, basit ve tekrara dayalı bir söylem sunuyor.
Bir yandan, Fidan’ın İsrail’in Suriye’deki askeri tesislere yönelik saldırıları eleştirirken ortaya koyduğu görüşler, yeni yönetimin DEAŞ ve diğer terör unsurlarına karşı koyma kapasitesinin zayıfladığı yönündeki endişeleri yansıtıyor. Diğer yandan ise, geçmişte de benzer ifadelerle bölgesel istikrarı savunma çabasını görmek mümkün; fakat bu sürekli tekrarlanan retorik, konunun nüanslarını ve uzun vadeli stratejileri irdelemekten uzaklaşıyor.
Bununla birlikte, ABD’nin S400 yaptırımları ve Trump’ın sorun çözme teknikleri üzerine yaptığı değerlendirmeler, Fidan’ın genel söyleminin altında yatan siyasi çıkarları ve stratejik hesapları da ortaya koyuyor. Fidan, “Yaptırımlar düzeltilmeli” diyerek umut dolu bir beklenti içine girmiş olsa da, bu yaklaşımın geçmişteki söylemlerle paralellik gösterdiği, ne yazık ki konuyu yüzeysel bir eleştiri düzeyinde bıraktığı görülüyor.
Ayrıca, Rusya-Ukrayna meselesinde de benzer bir tutum sergileniyor. İki dev arasındaki ateşkes çabalarına değinirken, Türkiye’nin ABD’nin adımlarını desteklediğini ifade eden Fidan, “daha fazla ölüm ve yıkımın alternatifi ne olabilir ki?” sorusuyla geçmişteki dramatik retoriği yeniden hayata geçiriyor. Bu noktada, uluslararası arenada gerçekçi ve çok boyutlu diyalogların ne kadar elzem olduğu hatırlatılmalı; çünkü basit bir “biz ve onlar” söylemi, çözümün kapılarını aralamaktan çok, durumu daha da perişan ediyor.
Sonuç olarak, Bakan Fidan’ın açıklamaları, sadece bugünün değil, geçmişte de benimsediği söylem kalıplarını tekrar ediyor. Bu tekrarlanan retorik, hem eleştiri hem de analiz açısından yetersiz kalırken, uluslararası ilişkilerde derinlemesine ve çok katmanlı bir yaklaşımın gerekliliğini bir kez daha gözler önüne seriyor. Tarih, basit bir anlatıyla değil, karmaşık diyaloglarla yazılır; işte bu yüzden, konunun derinliklerine inmek ve siyasi çıkarların arka planını irdelemek, geleceği daha sağlıklı yorumlayabilmemiz açısından kritik önem taşıyor.